Yükleniyor...
Yükleniyor...

Almanya ve hatta Berlin, Avrupa’nın en gelişmiş ve en büyük bölgelerinden biri. Erasmus staj hareketliliği kapsamında Berlin’de geçirilen üç ay. Ne kadar uzun gibi gözükse de aslında çok hızlı geçecek bir zaman dilimi. Hızlı geçmesine geçer de acaba damağımızda kalan tadı ne yapacağız?
Hayatı boyunca akademisyen olmak isteyen ve tüm hayatını bu amaç doğrultusunda kurgulamaya çalışan ben için üniversite eğitimi dönemimde yapacağım stajlar çok önemlidir. Staj demek hem alanında insan tanımak hem de farklı kurumlarda işlerin nasıl işlediğine şahit olmak demektir. Bu bağlamda hayalim olan yurtdışı stajına ulaşmış hatta yapıp bitirip geri dönmüş olduğuma hala inanamıyorum.
Erasmus stajı, öğrenci değişim programının gölgesinde kalmış durumda. Erasmus'a giden bir sürü insan bile staj organizasyonunun olduğunu bilmiyor. Staj öncesince, süresince ve sonrasında neler yaşadığımı anlatan bu günlük yurtdışında ve özellikle Almanya’da staj yapmayı düşünen arkadaşlarıma ufak bir yol haritası olabilir.
Günlüğe başlamadan fikrimi söylememde yarar var:
Hayatınız boyunca daha kaç kere yurtdışında çalışma fırsatı çıkabilir ki karşınıza? Öğrenciyken bu şansınızı sonuna kadar değerlendirin ve alanınızda uluslararası deneyim kazanarak meslek hayatınıza başlayın.

Evet ”bu yaz yurtdışında kesinlikle bir staj yapmalıyım!’’ dediğim an itibariyle kafamdan sürüyle ülke geçirdim. Amerika mı olmalıydı, ama aslında İngiltere de gayet güzel, İsviçre’yi de göz ardı etmeyelim, peki ya İsveç… Bu liste uzar gider. Öncelikle Stajdan beklentinin ne olduğu önemli. Ben açıkçası gezmekten çok kendime yararlı olabilecek yerler seçmek istedim. Bir de evden ilk uzaklaşmam olacağından çok uzaklara gitmeyi de gözüm yemediğimden ve Erasmus ile staja gitmek istediğimden başta Amerika’yı eledim. Daha sonra alanım olan Biyoteknoloji alanında Almanya ve Max Planck Enstitüsü’nün kalitesini fark edince kararımı vermiştim. Max Planck Institute of Colloids and Interfaces’de staj yapmak istiyordum.

Staj için öncelik kaliteli bir CV hazırlamakta. Daha sonra gideceğiniz yerin başındaki kişiye kaliteli bir e-mail de yazdınız mı işiniz iyice kolaylaşır. Tabii ki orası olmaz diye yedekte tuttuğunuz yerler olmalı ama ben ilk tercihimde ısrarcıydım yedeklere geçmek istemedim ve cevap alana kadar 4-5 gün aralıklarla e-mail attım. Sonunda o da ne! Olumlu yanıt geldi, artık kabulümü almıştım.

Öncelikle şu farkı belirteyim Erasmus staj hareketliliğinde okulun gideceğiniz kurumla önceden anlaşma yapmış olmasına gerek yok. Siz gideceğiniz yeri belirledikten sonra okulun Erasmus ofisiyle bağlantıya geçip kabul mektubunuzu verip çok da zorlamayan İngilizce dil sınavına girip işlemlerinizi halledebiliyorsunuz. Bu kadar basit.

Max Planck Enstitüsü dünyanın en büyük araştırma merkezlerinden biri. Burada olmanın verdiği heyecan ayrı, binanın kocamanlığında yaşadığım şaşkınlık ayrı, enstitünün bulunduğu Berlin’e komşu mükemmel bir şehir olan Potsdam’ı tanımak ayrı ve hepsinden önemlisi hemen hemen dünyanın her yerinden yüzlerce yeni insanla tanışacak olmanın getirdiği heyecan apayrı. Bu heyecanın yanında ”İngilizcem acaba yeterli mi?” ”Ya dediklerini anlamazsam?” gibi kafamda sorular da var. Ama şunu söyleyeyim o kadar kolay adapte oluyorsunuz ki 2-3 saate bile kendinizdeki özgüven değişimini hissediyorsunuz.

Daha şimdiden heyecanlandım aylarca peşinden koştuğum iş hallolmuş ve ben Berlin’e olan uçağın kalkmasını bekliyordum. Ve tabi ailem beni uğurlamak için havaalanına kadar bana eşlik etmişlerdi.

Enstitüye ilk geldiğimde heyecandan çevreme pek adapte olamadım. Çok iyi bir doktora öğrencisi bana kampüsü dolaştırdı. Burası kütüphane, burası sosyal alan… derken aslında heyecandan pek de orada değilmişim gibiydim. Ve ofisime kavuştum. Daha önce de farklı staj deneyimlerim olmuştu ama hiçbirinde kendime ait bir ofisim kutusundan yeni çıkmış bir bilgisayarım olmamıştı. Ve bir de benim gibi 3-4 aylık geçici gelenler aynı ofiste olduğumuzdan ofisimiz temel fıkrası gibiydi: 2 Fransız, 1 İtalyan, 1 Koreli, 1 İranlı ve bir de ben vardım ofiste. Kültür çeşitliliği çok, eğlenceli olacağa benziyordu.

Yoğun çalışacağımı en başından beri tahmin ediyordum. Ne yalan söyleyeyim bu kadar yoğunluğu beklememiştim. Ama durumumdan hiç şikayetçi değildim. Çünkü laboratuar olanakları ilk günden ilgimi yüksek tutmaya yetmişti. Hiç kullanmadığım bir sürü cihazın nasıl kullanılacağını biliyordum artık.

Benim gibi tek başına eline fotoğraf makinesini alıp dolaşmayı seven biriyseniz Berlin sizin için biçilmiş kaftan. Her ne kadar arkadaş canlısı biri olsam da yalnız başıma çevreyi keşfetmeyi daha çok seviyorum. Hele bir de iş çıkışı stres atmalık Tiergarten Parkı’na yakınsanız değmesinler keyfinize.

Şehirdeki tüm müzeleri dolaşmaya vaktiniz yetmez ama dolaşabildiğiniz kadar dolaşın hiç sıkılmazsınız. En önemli müzeleri müzeler adası denilen yerde toplanmış bir şehir. Yani aynı adada 4-5 tane muhteşem müzeye denk gelebilirsiniz.

Bir rüya gibiydi dünyaya mal olmuş bir ressamın eserlerini yakından incelemek ve ”Arles’teki Yatak Odası” eserinin maketinin içinde kendine yer bulmak. Daha sonrasında da klasik müzik dinleyerek tüm eserlerin çeşitli yansımasını izlemek insanı bir müddet tüm sorunlarından uzaklaştırıyor diyebilirim. Bu yüzden Berlin’de gidilecek yerler arasına Van Gogh Müzesi de eklenmeli.

Aslında hiç piskopos yaşamadığı için gerçek anlamda bir katedral olamasa da 1700’lerden gelme tarihi ve mükemmel bir yapıt. Buraya gelenlerin bu katedralin en üstüne çıkıp Berlin manzarasına doyması gerekir.

Benim gibi dünya mutfaklarına çok açık değilseniz, Berlin sizin için biçilmiş kaftan olacaktır. Burada herkes döner yiyor. İş çıkışı tren garındaki dönerciden dürümlerimizi alıp akşam yemeğini o şekilde geçirebiliyoruz. Ve baştaki düşüncemde yanılmışım. Döneri Türklerden çok Almanlar ve yabancılar yiyor. Yaklaşık 15 kişilik tamamen İtalyanlardan oluşan arkadaş grubumuzdaki tek Türk bendim ve İtalyanların isteğiyle yemeğe dönerciye gittik. Dahası buranın en meşhur dönercisi çok küçük bir dükkanda döner yapıyor. Ama önünde ise 25-30 kişilik bir kuyruk var sürekli. Eklemeden geçemeyeceğim bir istatistik var: Berlin’de İstanbul’dan daha fazla dönerci varmış.

İşten çıktığınızda veya bir yere giderken hiç büyük şehirdeymiş gibi hissetmezsiniz. Çünkü o kadar yeşil bir şehir ki modern büyükşehirlerin yoruculuğunu hissetmiyorsunuz.

Berlin sanatın her türlüsüne doyacağınız bir şehir. Filarmoni binası ve konserleri de mükemmel. Bu arada aklınızda bulunsun genelde çarşamba akşamları ücretsiz konserleri oluyor ve sanata doyuyorsunuz.

Bu yaşıma geldim daha Türkiye’de hiç film galasına gitmedim. Ama Berlin’de bulunduğum sürede çok eğlenceli bir filmin galasına katıldım. Film tabi ki Almancaydı ama arkadaşlarımın ”sana da bilet aldık” demesiyle kendimi salonda buldum. Ama ne yalan söyleyeyim sahneleri komikti.

Bir şehrin simgesi bu kapı ve şehirdeki ucuzcu dükkanlardan sonra gördüğüm en kalabalık mekandı. Herkes görmeli. Koskoca Berlin’e geldik bir Brandenburg görmedim dememeli.

Kralların şehri olarak bilinen bu şehir her noktasıyla insanı kendine aşık ediyor. Benim gibi daha küçük şehirleri tercih edenlerdenseniz bu şehir tam sizlik. Hatta itiraf ediyorum Berlin iyi güzel şehir ama Potsdam da yaşamanın havası bir başka. Bir de başka şehir olmasına rağmen şehir içi ulaşım hatlarıyla Berlin’den ulaşım çok kolay.

Zamanında pek çok drama şahitlik yapsa da şuan tamamıyla eğlencenin merkezi olmuş durumda olan bu duvar, çeşitli bölgelerinden yıkılsa da en uzun bölgesi birçok farklı sanatçının görsel şölenine dönmüş ve dünyanın en büyük açık hava müzesini oluşturmuştur. Her çizim birbirinden eğlenceli ve tabii ki Berlin’in olmazsa olmaz mekanlarından.

Evet nasıl geçti anlamadım ama 3 ay hemen bitti. Bulunduğum ofisteki herkes geçici geldiğinden ofiste sürekli bir hareketlilik vardı. Tabii ki orada kazandığım muhteşem arkadaşlarımın sosyal medya iletişim bilgilerini almıştım. Son gün veda için çalıştığım yerde toplandık ve 3 aylık hayatım gözümün önünden geçti. Bomboş geçebilecek bir yaz tatilini kendime hem sosyal hem akademik anlamda değer katarak geçirdiğim için çok mutluydum. Son olarak en zorunu yaptık ve görüşmek üzere diyerek vedalaştık.

Tahmin edersiniz ki Almanya gibi bir ülkede çalışan biri olarak tek Türk değildim. Türkiye’nin çeşitli yerlerinden fazlasıyla arkadaşım oldu ve tabii ki ülkeye döndükten sonra da iletişimi sürdürdük.
Efe Cuma Yavuzsoy
EDUMAG editörü olarak yurtdışı eğitim içeriklerinin hazırlanmasında aktif rol üstlenen, yurt dışı deneyimleri konusunda tutkulu bir içerik profesyoneli. Editöryel kalite standartlarını koruyarak, okuyuculara güncel ve doğru bilgiler sunuyor.

EDUMAG'daki ilk yazımda sizlere Polonya’daki Erasmus tecrübemden bahsedeceğim. Erasmus yapacaklara tavsiyeler verdiğim bu yazı, daha çok Erasmus yaptığım Polonya'nın Opole şehri özelinde olacaktır. Ha...

Erasmus+ ile bilinmeyende kaybolmanın hikayesini size anlatacağım. Önce bir düşünün... Daha önce hiç adını dahi bilmediğiniz, hiç kimseyi tanımadığınız ve hatta insanların ne konuştuklarını dahi an...

Gözlemledim, dinledim, çok şaşırdım, çok güldüm. Erasmus deneyimine sahip bir Türk öğrenci olarak aklımda yer edinmiş birkaç durum tespit ettim. Sanıyorum ki yalnız değilim. Şahit olduğum, yaşadığım,...
270.817 görüntülenme